16 Mart 2010 Salı

İSKANDİNAV SİNEMASI



Martha Toren adı, kaç kisiye bir sey ifade eder? Ben küüüüçücük bir kız çocuğu iken, annemle Puccini’nin hayatı üzerine bir filme gitmistik. Filmin adı da yanılmıyorsam, Puccini idi. Puccini’nin karısı Elvira rolünde ise, İsveçli oyuncu Martha Toren oynuyordu. Şimdi siz diyeceksiniz “eeee???” Ama … filmi seyreden herkes bana sonradan “iste! Deniz büyüyünce, aynı bu Martha Toren’e benzeyecek” deyip beni fevkalade sevindirmislerdi .Küüüüçüklüğümden bu yana tabii ki bu adı hiç unutmadım. Umarım Sebnem, sevabına onun bir fotoğrafını (en güzel olanını tabii ki…) bulup benim yanıma koyar !!!!
Şimdi tabii siz hala “eee??? “demeye devam ediyorsunuz, yani şunu demek istiyorum. ! İskandinav sineması dedik de aklıma geldi!!! Canım Martha Toren İsvecli ya….
Şimdi; ilginç bulacağınızı düşündüğüm bir şeyle başlamak istiyorum. Dünyadaki ilk Film Prodüksiyon şirketi, 1906’ da Kopenhag’da kurulan Nordisk Film Kompagni imis…
1910da Kosmorama’nın (ki o da bir prodüksiyon şirketi)“The Abyss” filmiyle Asta Nielsen dünyaca ünlü bir yıldız olunca, aynı yolu izleyip erotik melodramalar çekmeye başlamıs Nordiks de...(Bu tabii ki bildiginiz gibi sessiz sinema dönemi…) bu dönem Danimarka sinemasının en çarpıcı örneği 1913 de Benjamin Chiristensen’in yönettiği ‘The Mystarious X’ ile 1915 de çektiği ‘Night of Revenge’ filmleridir.
İsveç sinemasını uluslararası pazara taşıyanlar ise, Victor Sjöstrom ile Mauritz Stiller olmuştu. Özellikle Stiller’in sinemaya uyarladığı “Gösta Berling’s SagaGreta Garbo’nun uluslararası sinema piyasasında tanınmasına neden olmuştu.
Sessiz sinema döneminde Finlandya ve Norveç sinemaları büyük ölçüde iç pazarlarından dışarı çıkamamışlardı.
Ses, sinemaya girince yani sinema “ses”lenince birçok ülke gibi İskandinav sineması da iç pazara odaklanmak zorunda kaldı. İsveç’de Gustaf Molender’in 1936’da çektiği “Intermezzo”filmi yeni bir dünya yıldızı’nın doğuşunu müjdeliyordu, bu genç yıldızın adı Ingrid Bergman dı…
Danimarka sineması müzikal komedilere yönelmiş ve Margaret Vilby bu filmlerin yıldızı olmuştu.
Savas sonrası Alf Sjöberg (ki iki kez Cannes Film Festvali’nde büyük ödülleri almıştı.1946’da “Torment“1951de “Miss Julie” filmleriyle)
ve Ingmar Bergman İsveç sinemasını biçimlendirmeye ve 2.Dünya savaşında tarafsız duran ülkenin endişe ve gerilimini anlatan konulara eğilmeye başladılar.
Danimarka sineması savaş sonrası kaçınılmaz olarak direniş hareketini ve işgal sırası politikacıların tutumunu ağır biçimde eleştiren filmler yaptı. Bu filmlerin en iyi örneği Theodor Christen’in 1946’da çektiği “Freedom is at Stake” dir.Yine aynı yıllarda Finlandiya sinemasının temsilcisi yalnız iç pazara yönelik filmler çeken Nyrky Tapiovaara ve Edvin Laine idi.
Popüler sinema 1950’ lerde de “kaçıs sineması” denilen türün içinde kaldı.
1960’lara gelindiğinde yeni kuşak sinemacılarda, Fransız “yeni dalga “akımının etkileri görülmeye başladı.
Palle Kjaerulff-Schmidt doğaçlama tarzı filmler çekmeye başladılar.1962’de aynı yönetmenin çektiği “Weekend” bu filmlerin en belirgin örneklerindendir.
Aynı süreçte Henning Clarsen ve Theodor Chiristensen işlere politik tavırlarını yansıtmaya başladılar.
İsveç’de ve Danimarka’da açılan yeni sinema okulları piyasaya taze kan gelmesini sağlamaya başladı.
İsveç’de Bo Widenberg, Vilgot Sjnöman, Jonas Cornell, Jan Torell uluslararası sinema platformuna çıktılar.Jan Torell 1971’de çektigi “The Emigrants” ve 1972de “Unto a Good Land” filmleriyle Liv Ullmann’ı dünya sinemasına armağan etti.
1980’ lerde artık İskandinav Sineması, dünyaya açılmıs bir çok filme ortak yapımcı olmaya baslamıştı.
Bu çok genel tanıtımdan sonra bir iki konuya daha yakından bakmak gerekir diye, düşünüyorum. Bunlardan biri Ingmar Bergman: Dünya sinemasına ciddi boyutta damgasını vurmuş bir sinemacı. Uzun uzun filmlerinin adlarını sıralamak yerine yaptığı filmlerin, yaptığı döneme nasıl damgasını vurduguna dikkat çekmek isterim, bir de “Kadın Filmleri” nin hiç de kadın yönetmenlere has bir şey olmadığının en iyi kanıtlarından biri olduğuna…
Bergman savaş sonrası toplumun bunalımlarını bireyler üzerindeki etkisini (o yıllar İsveç intihar olaylarının en yüksek olduğu ülke idi)
Daha sonraki yıllarda kadınlardır konusu.Kadınları sever,merak eder,kadınlardan yanadır hep tavrı…
Sinema dilini durmadan arayarak yeni ve farklı diller geliştirerek, anlatacağı her filmin uslubunu tam da anlatacağı ile örtüştürerek ama kendi tavrından hiç uzaklaşmadan bıraktığı miras, dünya sinemasının en büyük kazançlarından biridir.Gerçek bir yakın plan ustası olan Bergman’nın unutulmaz filmlerinden birkaçını saymadan geçemeyeceğim.“Sessizlik”,”Yaban Çilekleri”.Yedinci Mühür “Fanny ve Alexander”, “Persona”,”Bir Evlilikten Manzaralar”…
İkinci yakından bakmak istediğim konu ise, haliyle “dogma”ve Lars Von Trier
Lars Von Trier’in birçok fobisi olduğu bilinir, başta uçuş korkusu… Kendisi bu halini şöyle açıklıyor.”Aslında herşeyden korkuyorum. Korkmadığım tek şey film çekmek!”
Dogma 95 Amerikan sinemasının hegemonyasına karşı yapılmış bir avangard sinema akımı. Bu akımın yaratıcıları Lars von Trier, Thomas Vinterberg, Kristian Levring.
1998’ den bu yana, Türkiye dahil dünyanın birçok ülkesinde bu yöntemle çekilmis yaklasık 80den fazla film var.Dogmanın kurallarından bazılarını sıralamakta yarar var:Film şimdi ve burada geçmelidir.
Stüdyo çekimleri yapılmaz. Sahne donanımı ve setler dışarı taşınmalıdır
Kamera el kamerası olmalıdır.
Film renkli olmalıdır, özel ışıklandırma kullanılmaz.
Optik numaralar ve filtreler kesinlikle yasaktır.
Film gelişigüzel aksiyonlar içermemelidir,öldürme, silahlar vs. asla bulunmamalıdır.
Tür filmleri kabul edilemez
Film formatı 35 mm olmalıdır.
Yönetmen jenerikte belirtilmemelidir.

Benim anladığım; bu yöntemle film çekmekten korkmayan hiçbir seyden korkmaz!!
Ben yine bayıldığım filmlerini sıralayıp lafı bağlıyayım.Sinema mevsimi geldi de geçiyor!!! Sinemasız kalmayın …

Breaking the Waves
Danser in the Dark
Idiots
The Kingdom
Dogville

Deniz Türkali

1 yorum: